![]()
![]()

Eşitlik güzel midir?? konusunda bir anket yapsanız, umarım, çoğu kimse sorunuzu tuhaf karşılayacak, ?bunun da sözü mü olur?? diyecektir. Ama, meseleye dikkatle yaklaşsalar ibretle görürler ki, hemen bütün güzelliklerin kaynağında ?eşit olmamak? yatar.
Şu kâinat yaratılmadan, bütün varlık âlemi yoklukta eşittiler. Cenâb-ı Hakk bu âlemi yaratmayı irade buyurunca bu eşitliğin de ömrü sona erdi.
Kâinat sarayı, bildiğimiz kadarıyla, yüz yedi elementle, yani yüz yedi tip taşla bina edildi. Böylece değişiklikler ve aykırılıklar da başlamış oldu. Zaten, ?saray? dediniz mi, mutlak eşitlik kalmaz ortada. Merdivenlerle kanepeleri, panjurlarla kandilleri eşit kılabilir misiniz? Sarayı güzel yapan da bu başkalıklar, değil midir?
İşte, kâinat böylesine başkalıklarla bezendi ve sonunda bu sarayda bambaşka misafirler boy gösterdiler. Yosunundan meyve ağaçlarına kadar bütün bitkiler, karıncasından devesine kadar çeşit çeşit hayvanlar kafileler halinde dünyaya geldiler ve bu âlemi şenlendirdiler
Ve en sonunda başkaların başkası ?halifeler halifesi? ufukta göründü: İnsan.
Bilindiği gibi, varlık alemi üç ana gruba ayrılıyor. Cansızlar, yarı canlılar (bitkiler) ve canlılar. Mutlak eşitliği bu sınıflandırmaya uyarak biraz tahlil edelim.
İşe cansızlardan başlayalım:
Cansızların eşit olması için ya güneş taşlaşacak, ya taş alev saçacak; ya bütün hava su olacak veya bütün denizler havaya uçacaktı. Meselâ, Güneş Sisteminde eşitlik olsaydı bu durumda herhalde Dünya Güneş’in gezegeni olmayacak, Ay da Dünya’nın eteğini bırakacaktı; her gezegen Güneş kadar büyüyecek, hepsi alev kesileceklerdi.
Kaldı ki, eşitlik için hiç olmazsa, ?iki taraf? bulunması gerekmez mi? Halbuki her şey eşit olunca, her şey bir şeye iner.
Bitkilerin eşitliğine gelince, lâleden elma ağacına, ısırgan otundan çama kadar bütün bitkilerin eşit olması halinde, milyonu aşkın çeşitteki güzellikler bire inecek, ortada bir tek bitki çeşidi kalacaktı.
Cenâb-ı Hak bütün hayvanları da bir tek nev’i olarak yaratabilirdi. Ama, o zaman bülbül şakımasından serçe cıvıltısına, aslan kükreyişinden kedi miyavlamasına, öküz böğürtüsünden kuzu melemesine, kurbağa viyaklamasından sinek vızıltısına kadar bütün sesler bire iner, bu harika âhengin yerini monoton bir uğultu alırdı.
Diğer yandan, böyle bir eşitlik için ya balığın kavağa çıkması, ya bülbülün denize girmesi lâzım.
Gelelim insan nevine:
Ruhla beden eşit olsaydı, ortada ne ruh kalırdı, ne beden. İnsan, ancak ruhunun sultan, her organının da birer nefer olmasıyla güzelleşir. Sultan neferle eşit olursa ortada devlet kalmaz.
Ruh, mahiyetini ancak Yaratan’ın bildiği harika bir âlem. Bu âlemde çok değişik ülkeler var. Ruhun güzelliği akıl, kalp, hafıza, hayal gibi ana unsurların; sevgi, korku, merak, endişe gibi değişik hislerin bütününden ortaya çıkıyor. Bunları eşitlerseniz güzellikten eser mi kalır?
Ruhta uzaktan uzağa görebildiğimiz bu gerçeği, bedende çok daha açık seyredebiliriz:
Göz kapağımızla diz kapağımız aynı özellikte mi?
Göğüs çatımızla kafatasımız, içlerinde aynı şeyleri mi saklıyorlar?
Beyin hücresiyle tırnak hücresi aynı vazifeyi mi görüyorlar?
Akciğerle karaciğeri nasıl bir tutabiliriz? O zaman, alyuvarlarla akyuvarları da eşitlememiz, gözümüzün akıyla karasını birbirlerine katmamız gerekmez mi?
Organlar arasında eşitlik sağlamaya kalkarsak, ortada hiçbir şey kalmaz. Kalsa bile dövülmüş et gibi bir şey kalır ki, ona da neyin organı diyeceğiz?!..
Eşitliğin güzel olduğu bir tek saha var: Hukuk… Kanun karşısında herkesin eşit olması.
Ama, çoğu insanımız bu mânâyı pek de hatırlamıyor. Ve eşitlik denilince dünya nimetlerinden aynı miktarda faydalanmayı anlıyor.
Herkesin bir başka türlü imtihan edildiği bu dünya meydanında, böyle bir eşitliği ancak hayal âleminde yakalayabiliriz.
Farklı imtihanların soruları da farklı olur. Çirkin sandığımız hadiselerin altında yatan derin hikmetleri ve gizli güzellikleri bu dünyada görmemiz mümkün değil. Onun için, eşitlik münakaşaları ve kader tartışmaları da kıyamete dek sürecek gibi görünüyor.
Alaaddin Başar
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Her meseleye Batı normlarıyla bakmak, kendi dünyasına yabancılaşmış insanların ortak tavrıdır.Batı ”din” derken, toplumuna hakim inançlar sistemini, özellikle Hristiyanlığı kastederken, başka iklimlerdeki uydular, kendi gerçekleri üzerinde düşünmek ”külfetini” göze almak yerine, aynı kişileri kullanma ”kolayını” seçerler! Efendilerinden devşirdikleri paslı anahtarların her kapıyı açabileceklerini sanırlar! Çok yönlü şuursuzluklarının temelinde ekseriyetle bunu görebilirsiniz.
Din diye anılageldikleri için, batıl dinlere yöneltilen bir kısım haklı tenkidleri; sanki İslam Dini onlarla aynı kefeye konulabilirmiş, onlardaki zaaflara malulmüş gibi, onun içinde geçerli zannederler!
Öyle ya: ”Karga uçtuğuna göre, her uçan şey niye karga olmasın?”
Düşünmemenin, kuklalığın ”rahat” bir meslek olup olmadığı tartışma götürürse de , ”şerefli” olmadığı hususunda zerrece şüphemiz yoktur.
Mehmet Selahattin Şimşek
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

"Kaba" bir "evrim hesabı"nın "çarpık" sonucu
İnsan tersinden bakmaya görsün, ne kadar da şaşırıyor, şaşırtıyor. Chicago Üniversitesinden ve New York Uluslararası Uzun Yaşam Merkezi’nden araştırmacıların ince inceye yaptıkları hesapları de işte böylesi bir evrimci çarpıtmaya uğradı. Bu çarpıtmanın faillerini aramak gerekmiyor elbette! Ancak bir çarpıtmanın anatomisini keşfetmek, bakışımızı düzeltmek için güzel bir fırsat var önümüzde şimdi. Uzun lafın kısası, bu araştırmacılar, insan bedeninin "uzun yaşama"ya ayarlı olmadığını keşfetmişler. Sözgelimi, insana 120-200 yıllık bir ömür biçilecek olsa, insan bedeni buna hazır değildi; çünkü evrimci çarpıtmayı paylaşanlara göre insan bedeninin ciddi "zaafları" ortaya çıkıyordu. Geriye tabii ki, sözüm ona mükemmel olmayan bu bedene bir "evrim" çizmek kalıyordu. İnsan bedenini varsaydıkları bu "zaaflar"dan arındırınca, ortaya çıkan görüntü insan bedenine "kaba", "incelikten yoksun", "fonksiyonel olarak estetiksiz" bir kalıp düşüyordu. Yani, insan bedeninin mükemmel olmadığı iddiasını, araştırmacıların mükemmellik diye sundukları önerilerin çirkinliği çürütmüş oluyordu. Bu ilginç hikayeyi paylaşmak isterseniz, buyurun.
Günümüzde insanların bir önceki yüzyıla göre ortalama 25 yıl daha fazla yaşadığı düşünülünce, bu yüzyılda ömür beklentisine en az bir 25 yıl daha ekleneceği düşünülüyor. Şu halde, bu yüzyılın sonunu görmeye hazırlanan insanlar, yani muhtemelen torunlarımız için, 110-120 gibi yaşlar normal olacağa benziyor. Torunlarımızın bizim gibi 70’lerinde hayata veda etmesi, "Pek de gençti!" yazıklanmasına konu olacak.
Bu ömür beklentisinin giderek uzaması, bilim adamlarını insan anatomisi ve fizyolojisi üzerinde yeniden düşünmeye sevk ediyor. Acaba bedenimiz şimdikinden daha uzun yaşamaya alışık mı, hazır mı? Yaşarsa nasıl yaşar?. Garip biçimde tam bu soruların ardına, bir de evrimci bir soru ekleyebilirsiniz. "Yeni yüzyılda insan bedeni nasıl evrimleşecek?" gibi bir soru meselâ. Tek bir parmağının bile orantısız uzamasından endişe eden insanların, sırf "evrimcilik"lerinin hatırına böylesi sorular sorması hayli derin psikolojik tahliller gerektiriyor ya, neyse! Şimdi sorumuzu daha da somutlaştırarak soralım:
İnsan bedeni 60 yıl değil de, bunun iki katına varan bir süre için yeryüzünde kalmaya nasıl tepki verir? Chicago Üniversitesi’nden S. Jay Olshansky, Bruce A. Carnes ve New York Uluslararası Uzun Yaşam Merkezi’nden Robert N. Butler’ın bu soruya cevap aramak üzere yaptığı çalışmalar, insanın aslında kısa yaşamaya "programlı" olduğunu ortaya çıkardı. Buna göre, insan bedeni aktif üreme döneminden sonra, programlı bir "eskime" sürecine giriyor. Çocuklarımıza velayet edeceğimiz yaşlara denk gelen, nisbeten genç yaşlarda, organlarımız, özel istisnalar dışında, pek sorun çıkarmıyor ve sağlığın o "sessiz ahengi"ni yaşıyoruz. Öylesine ki, bir çoğumuz bu yaşlarda hep böyle gideceğini farzederek, hayatı sonsuz uzunmuş gibi algılıyor, zamanı doğrudan sevdiklerimize değil de, sevdiklerimiz adına olduğunu varsaydığımız dolaylı meşguliyetlere ayırıyoruz. Çok yaygın bir deyişle, insan, ömrünün birinci yarısında sağlığını para kazanmak için harcıyor, ömrünün ikinci yarısında da parasını sağlığını kazanmak için harcıyor.
Araştırmacıların bulguları, zaten bildiğimiz bir gerçeği yeniden ispatlıyor: Yaşlanmak hepimiz için kaçınılmaz bir seyirdir. Kırklı yaşlarla birlikte, kadınların menopoza girmesi, erkeklerin kalp-damar sisteminde öteden beri gelişen tıkanmalar ve yetersizliklerin belirgin hale gelmesi, bizi ömrümüzün ikinci yarısında sağlığı için para harcayanlar sınıfına sokuyor. İşte, araştırmacılar, insanın yaşlılığında karşılaştığı sağlık sorunlarının bedenimizde kasıtlı olarak tasarlanmış "zaaf"lardan kaynaklandığını söylüyorlar. Örneğin, kemiklerin kırılgan hale gelmesi, işitme ve görmenin zayıflaması, damarlarda varis oluşması, prostat büyümesi gibi sorunlar, araştırmacılara göre "bedenimizdeki kasıtlı zaaflar"dan kaynaklanıyor. Varoluşu alabildiğine serseri bir rasgelelik ve deneme-yanılma süreçleri üzerine bina eden evrimciler, tam bu noktada bu "kasıtlı zaaflar"a tutunuyorlar. Pek tabii ki, bu zaafların şimdiki elle tutulur ve gözle görülür varlığı, insanın "evrilme yolu"nun yolcusu olduğunu gösteriyor!
Hesapta bu hükmü doğrulamak için yola koyulmuşlar. İşe, insan bedeninin "zaaflı", "arızalı", "kusurlu" modeline "alternatif" tasarımlar çizmeye başlamışlar. Bu alternatif bedende, meselâ, özellikle kadınlarda 30 yaş sonrası başlayan kemik erimelerini önlemek için insan bedeninin daha kısa bir boyda olması gerekiyordu; böylece insan bedeninin ağırlık merkezi biraz daha aşağı kaydığı için kırılmalara neden olan düşmeler azalırdı. Ayrıca, insanları bir ömür boyu ve özellikle de ömrünün son yarısında rahatsız eden bel ve sırt ağrıları için insan omurgasının kemikleri daha büyük olması gerekiyordu, hem böylece düşmelerde kırık ihtimali de azalabilirdi. Hem sonra, insan bedeninin üst bölümü biraz öne doğru eğik olursa, omurgaya etki eden basınçlar azalır, böylece omurların çıkıntı yapmaları ve kaymaları engellenmiş olurdu. Eklemler, özellikle de diz eklemi, daha geniş alanlı ve daha büyük kemiklerle yapılmış olsalardı, ayrıca daha kalın kaslarla desteklenmiş olsalardı, hele de dizlerimizin ayakta dururken kemik-kemik üzerine kilitlenme mekanizması olmasaydı, pek muhtemel ki, bugün bir çok yaşlıyı canından bezdiren eklem ağrıları, diz tutulmaları olmayacaktı. Karın bölgesinde kasların zayıflamasıyla birlikte sıkça görülen fıtıklar, göğüs kafesinin insanın midesini ve kısmen barsaklarını da içine alacak şekilde uzun olmasıyla önlenebilirdi. Kulak kepçemiz şimdikinden daha büyük olsaydı, yüksek sesleri daha iyi süzecek ve yaşlılıkta işitme kayıplarına yol açan iç kulak zedelenmeleri önlenmiş olacaktı.
Buraya kadar hepsi güzel! Yeni insan bedeni tasarımı aşağı yukarı araştırmacıların tüm uzun ve sağlıklı yaşama tahminlerini gerçekleştiriyor, insanın kısa yaşamasına ayarlı "zayıf noktalar" onarılmış oluyor. Ancak araştırmacılar bu tasarımlarını çizmeye kalktıklarında çok büyük bir estetik kaybıyla yüz yüze geliyorlardı. İnsan ömründen kazandığında, güzelliğinden kaybediyordu. Meselâ, kemik kırılmalarını ve bel fıtıklarını önleyecek, daha kısa boylu ve üst kısmı öne doğru eğik bir insan bedeni, insanı daha doğduğu gün "beli bükük" yapıyordu. Eklem ağrılarını azaltacak ve kırılmalarını önleyecek daha kalın ve güçlü kaslar, ciddi dolaşım dengesizliklerine yol açması bir yana, insanı alabildiğine orantısız ve manevra yoksulu kol ve bacaklara sahip kılıyordu. İleri yaşlarda, besin yutma ihtimalini artıran ortak besin ve hava girişi yerine, ayrı ayrı besin ve hava girişi tasarlayan araştırmacılar, fıtıklaşmasın diye boyun omurlarını kalınlaştırıp kasları da büyütünce, ortaya kalın boyunlu, başını çevirmekte zorlanan, ama kesinlikle zarafetten yoksun bir insan boynu ve kafa yapısı çıkıyordu ve ayrıca insan sesi çirkinleşiyor, konuşma becerisi ciddi oranlarda yavaşlıyordu. O narin omuzlar, mücevherler ağırlayan gerdanlar bir çırpıda kabalaşıveriyordu. Buna bir de insanın işitme kaybını engelleyecek yeni kulak tasarımı eklenince gerisini varın siz düşünün.
Şükür ki, araştırmacılar erinmeyip bu tasarımlarını çizmişler. Scientific American dergisinin Mart 2001 sayısında yayınlanan tasarımlar, insanın daha kısa ömürlü yaşamaya ayarlanmasının, anlatılamaz incelikte bir "estetik" kasdına dayandığına açıkça tanıklık ediyor. Araştırmacıların insan bedeninde varsaydıkları "zaaf"lar, hemen yandaki resimleri karşılaştırarak farkedebileceğimiz o eşsiz insan estetiğinin "zarif" ölçüleri olsa gerek!
Siz olsanız hangisine müşteri olurdunuz? Kaba görünümlü ve hareketleri estetik yoksunu bir bedende uzun bir ömür sürmek mi? Görünümü son derece zarif ve fonksiyonel olarak eşsiz bir zerafete sahip bir bedende nisbeten kısa bir ömür mü?
Şükür ki, bedenimizin tasarıma ne rastgele karar verilmiş ne de evrimcilerin zevklerine bırakılmış.. Evrimcilerin biçtiği kadar uzun ömürlü olamasak da, evrimcilerin "zaaf"lı bildiği "zarif" bir beden içinde, evrimcilerin göremediği sonsuz uzunlukta bir hayata aday "yaratılmışlar" olarak yaşayıp gidiyoruz. Anlayacağınız nisbeten "genç" ölüp, ebediyen "genç" kalma yolunda yolculuğa bir süre daha devam edeceğiz. Allah’ın hesabı böyle...
Dr. SENAİ DEMİRCİ
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Sevgi, çocuk eğitiminde “olmazsa olmaz”lar listesinin başında yer alır. Son araştırmalar, çocuğun sevgiyi daha ana rahminde iken hissetmeye başladığını gösteriyor. Annenin bebek sahibi olmayı arzulaması, isteyerek gebe kalması, fetusun (cenin) ilk hareketlerini hissettiği zaman sevinç duyması, karnını okşayarak bu sevincini belli etmesi gibi sevgi tezahürleri ana rahmindeki bebek tarafından daha ilk aylardan itibaren algılanmakta ve ruh sağlığının temelleri oluşmaktadır.
Yine araştırmalar sevgisiz büyüyen ve yeterli sevgi alamayan çocuklarda ruh sağlığının ve bunun yansıması olan duygusal zekanın tam gelişmediğini, ileri yaşlarda verilecek sevginin bu açığı kapatmaya yetmediğini göstermektedir. Bir çocuk sıcak aile ocağından uzak ve anne baba sevgisinden mahrum ise, en modern kurumlarda beslenip eğitilse dahi ruhundaki açlık doyurulamayacaktır.
Sevgi, çocuk için, böylesine vazgeçilemez bir ihtiyaç iken; neden yazımın başlığına “hastalıklı sevgi” dedim acaba? Sevginin sağlıklısı, hastalıklısı da mı var? Evet, var! Size üç vaka nakledeceğim ve ondan sonra hastalıklı sevginin ne olduğunu açıklamaya çalışacağım.
ÖRNEKBİR
Bir anne randevu almak için aradı: “Üç yaşında bir oğlum var, söz geçiremiyorum. Her isteğini yerine getirdiğim halde memnun edemiyorum. Dediği olmayınca kıyametler koparıyor. Eskiden babasından korkardı. ‘Babana söylerim’ deyince fazla ileri gitmezdi. Şimdi baba korkusu da işe yaramıyor...” Şikâyetler böyle uzayıp gidiyordu.
ÖRNEK İKİ
Bir öğretmen aradı: “İlköğretim birinci sınıf öğretmeniyim. Dersler başlayalı bir ay oldu. İlk hafta bazı çocukların okula alışması zordur. Böyle çocuklara, alışıncaya kadar, bir kaç gün anneleri ile aynı sırada oturmalarına izin veriyoruz. Ancak bir kız çocuğu var ki bir türlü anneden ayıramıyoruz. Annesinin eteğine yapışıyor, bırakmıyor. Bir aydır hiç değişme yok. Annenin arka sıralarda oturmasına bile razı olmuyor. Anneden ayırmaya çalıştığımız zaman iki göz iki çeşme ağlıyor, mosmor kesiliyor.”
ÖRNEKÜÇ
Yeni evli bir bayan aradı: “Yirmi iki yaşında, üç aylık evli bir bayanım. Anneme sormadan hiç bir iş yapamıyorum. Yemeğe ne kadar tuz atacağımı bile telefon edip anneme soruyorum. Böyle olmasını istemiyorum, ama sormadan da edemiyorum. Kocam, şaka ile karışık, ‘sen daha çocukluktan kurtulamamışsın’ diyor. Kendi kendime, ‘anneme artık bir şey sormayacağım’ diye söz veriyorum; fakat sözümü tutamıyorum. İçimde hep yanlış yaparım korkusu var; anneme sormadan içim rahat etmiyor.”
Üç hasta ile ayrı ayrı yaptığımız görüşmeden sonra vardığımız sonuç şuydu: Üçü de “hastalıklı sevgi”nin kurbanı olmuşlardı. Psikolojide, kişilik gelişimini engellediği için, aşırı korumacı sevgiye biz “hastalıklı sevgi” diyoruz. İsterseniz konuyu biraz daha açalım: Bebek doğduktan sonraki altı aylık döneme bazı pedagoglar “ikinci gebelik” diyorlar. Bebek dış dünyaya gözlerini açmıştır, ama anneye bağımlılığı devam etmektedir. İlk altı ay içinde şu veya bu sebeple anneden ayrılan çocuklarda hem fiziksel hem de ruhsal bozukluklar ortaya çıkmakta; annenin yerini tutacak birisi bulunmadığı taktirde ölüm riski artmaktadır.
Anne için de aynı bağımlılık sözkonusudur. Doğum sırasında bebeğini kaybeden anneler, vücudundan bir parça kopmuşçasına acı duymakta, terapisi zor ruhsal bunalımlar geçirmektedir.
Dokuz ay karnında taşıdığı, kanıyla canıyla beslediği, kendisinden bir parça saydığı yavruya karşı annenin sevgi duyması, sevginin de ötesinde şefkat göstermesi, canını feda etme pahasına onu her türlü tehlikeye karşı koruması yaratılışının gereğidir. Sözlükler, şefkati, karşılık beklemeden sevmek ve fedakârlık göstermek olarak tarif ediyorlar.
Çoğu anneler yaratılıştan verilen bu şefkat duygusunun ölçüsünü ayarlayamazlar. Gereğinden fazla şefkat gösterir, aşırı koruyuculukta bulunur, çocukların yapabileceği işleri bile kendi üzerlerine alırlar. Böyle aşırı sevgiye ve şefkate boğulmuş, her ihtiyacı anne tarafından karşılanmış bebeklerin anneye bağımlılığı devam eder, bir başka deyişle, ikinci gebelik döneminden çıkamazlar; fiziksel olarak büyüseler de ruhsal olarak bebektirler.
Ormanda geziye çıkarsanız dikkat edin: Dev ağaçların dibinde bodur kalmış, bir türlü boy atamamış, serpilememiş küçük ağaçlar göreceksiniz. Hastalıklı sevgi ile büyütülmüş çocuklar da böyledir. Biz bunlara “gölge tipler” diyoruz. Annelerinin gölgesinde yaşarlar. Şımarıkları da içe kapanık olanları da aynıdır; kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenememişlerdir. Özgüvenleri yoktur, kendi başlarına bir iş beceremez, karşılaştıkları problemleri anne babanın yardımı olmadan çözemezler. Yanlış yapmaktan korktukları için sorumluluk almak istemezler.
Baba ile bebek arasında annedeki gibi fiziksel bir bağımlılık olmadığı için, babalar sevgi konusunda daha ölçülüdür. Yukarıda birinci vakada anne ile üç yaşındaki oğlu görüşme odasına girerken yanlarında baba da vardı. Çocuk içeri girmek istemiyor, elinden tutan annesine tekme atıyordu. Anne, “işte görüyorsunuz” dercesine bana çocuğu işaret ediyordu. Daha gösterdiğim koltuğa oturmaya fırsat kalmadan çocuk annesinin saçlarından tuttuğu gibi çekiştirmeye başladı. Anneye dedim ki: “Bırakın çocuğu, gitsin.” Kadıncağız, “Nasıl olur?” der gibi bana baktı. “Evet, dedim, bırakın gitsin.” Sonra ilave ettim:”Merak etmeyin, bir yere gidemez, çünkü kendine güveni yok...” Anne, sözüme uyarak, çocuğun elini bıraktı. Çocuk serbest kalınca şaşırdı, nereye gideceğini bilemedi. Kendisini yere attı, debelenmeye başladı.
O zamana kadar suskun kalan ve olaya hiç karışmayan baba gülerek dedi ki: “Doktor bey, çocuğun hiç suçu yok. Onu bu hale getiren annesidir. Ben disiplin sağlamaya çalıştıkça çocuğa arka çıktı.”
Suçlanan ve onuru kırılan anne kendini savunmaya başladı: “Doktor bey, ben baba dayağı ile büyüdüm. Evlenirken, kendi kendime, çocuğuma bir tokat bile vurmayacağıma söz verdim.” Annenin savunması bir başka eğitim yanlışına işaret ediyordu. Disiplin deyince çoğu anne babalar dayaklı eğitimi anlıyorlar. Halbuki disiplin dayaklı eğitim demek değildir. Biz disiplin derken çocuğa doğru davranışlar kazandırmayı kastediyoruz. Bir taraftan doğru davranışlarında memnuniyetinizi belli edip onu cesaretlendirirken, diğer taraftan yanlış davranışlarını onaylamadığınızı bir şekilde belli etmeniz gerekir. Sevilen bir çocuk sevginizi kaybetmek istemez. Yerine göre üzüldüğünüzü söylemek, küsmek, sert sözlerle uyarmak, sevdiği bir şeyden bir müddet için mahrum bırakmak etkili olabilir. Dayak en kötü disiplin aracıdır ve en son başvurulacak çaredir. Bu da müsait yerlerine vuracağınız şefkatli bir tokattan ileri gitmemelidir.
Aşırı baskı ne kadar zararlı ise, aşırı korumacı sevgi de o kadar zararlıdır. En güzel yol orta yoldur ve bunun adı adalettir. Lütfen, çocuklarınıza karşı adil olmaya çalışın.
ALİ ÇANKIRILI
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
.jpg)
Başarının ve mutluluğun en büyük anahtarı kanaat ise, en dehşetli kilidi hırstır. Kanaat, çılgınca istemek ve çalışmak; ama, ulaşılan her sonuca razı olmaktır.1 Hırs da çılgınca istemek ve çalışmak; ama, hiçbir sonuçtan razı olmamaktır. Bu şaşırtıcı farkı kavrayamamak yüzünden hırsa kapılarak dünyayı başımıza cehennem yapıyoruz.
Tarlanıza pirinç ektiniz, size düşen ne varsa, elinizden gelen herşeyi yaptınız. Sıra hasada geldiğinde, herhangi bir nedenle verim düşük oldu. Tek bir pirinç tanesi dahi elde etseniz, memnuniyetiniz yoksa, hırsınız vardır. Bir yarışa girdiniz ve birinci gelemediniz. Kaybetmek yüzünden esefleniyor, öfkeyle veya hüzünle doluyorsanız, orada hırs vardır.
Kendimizi kusursuz sanmayalım: Herkes hırs gösterir, ama hırsın şiddet dereceleri farklıdır. Az hırs az zarar verir; hırs şiddetlenirse insanı intihara veya cinayete kadar sürükleyebilir.
Diğer yandan herkes kanaat gösterir; ama, kuşlar veya bebekler kadar kanaatkâr olmayı bilseydik, tüm dünya hizmetimizi görmek için ayaklarımızın altına serilir veya başımızın üzerine titrerdi.
Bizim hedefimiz, felâketlerin nedeni olan hırsı en düşük, kanaati ise en yüksek düzeye çıkarmaya çalışmak olmalıdır. Çünkü kim daha kanaatkârsa, o daha yüksek başarılara ulaşacaktır.
Bazı dostlara göre, İslâm, kanaati, yani azla yetinmeyi(!) emreder. Oysa biz Ay’ı, Güneşi ve sonsuzluğu keşfetme arzusunu körüklüyoruz.
Din adına konuşmak haddim değil; ama, bu düşünceye çok katı şekilde itiraz ediyorum. Kanaat, azla yetinip daha fazlasını istememek değildir. Başarısızlığı besleyen hırs, tek başına ‘çok istemek’ değildir.
Kanaatin ‘azla yetinmek ve daha fazlasını istememek’ olduğunu dinî yaklaşımlara dayanarak iddia edenler, “De ki: ‘Duanız, istemeniz, dilemeniz olmazsa Rabbim size ne diye değer versin?,’”2 “Rabbiniz buyurdu ki: Benden isteyin, cevap vereyim”3 gibi âyetlere muhalefet ediyorlar.
Peygamberimiz (a.s.m.) azla yetinmeyen ve çokla da doymayan hırslı insanları şöyle tanımlıyor: “Ey âdemoğlu! Sana kâfi gelecek nimetler varken, seni azdıracak şeyleri istiyorsun. Ey âdemoğlu! Ne aza kanaat ediyorsun, ne de çoğa doyuyorsun.”4 Sonra da, çok istemekle, insanlardan istemeye dönüşen istek arasındaki ayrımı belirtiyor: “Cebrail bana gelerek şöyle dedi: ‘...Mü’minin izzeti Allah’ın kendisine verdiğine kanaat edip insanlardan birşey beklememesidir.”5
Ancak, aynı Peygamber (a.s.m.) sınırsızca istemeyi hırsla karıştırmamış ve kendisi de, elindekine razı olmasıyla birlikte, daha fazlasını istemiştir:
• “Biriniz Allah’tan dilekte bulunduğunda bolca istesin. Çünkü, Rabbinden istemektedir.”6
• “Hiç ölmeyeceğini zanneden biri gibi çalış, yarın ölecek biri gibi de tedbirli ol.”7
• “Allahım! Senden... doğru yolda kararlılığı istiyorum.”8
• “Allahım!... Senden tükenmeyen bir nimet diliyorum. Senden bitmeyen bir sevinç diliyorum.”9
• “Allahım! Beni yücelt.”10
Bu bakımdan, daha fazlasını istemeyenler, Peygamberin (a.s.m.) yaptığıyla çatışıyorlar.
Azim, sınırsızca, yırtınırcasına, yalvarırcasına istemektir. Üniversite arkadaşım Tevfik Bilgin Amerika’da eğitim gördüğü sıralarda, “Buradaki öğrenciler ölümüne çalışıyorlar” demişti. Azim, ölümüne çalışmaktır; “hiç ölmeyecekmiş gibi ve yarın ölecekmiş gibi” çalışmayı birleştirmektir.
Gecelerini hep okumakla geçiren İbn Sina, uyku bastıracak olsa, birşey içerek çalışmaya devam ederdi; büyük alim Fahreddin-i Râzî, yemek yerken bile kitap okur; evinden binek sırtında mescide giderken bile yolda üçyüz öğrencisine ders verirdi.
Öte yandan, Lenin, Karl Marx’ın kitabını Sibirya soğuklarında defalarca okurdu.11 Böyle insanların her bir dakikalarını değerlendirmelerinin sonucu ortada değil midir? Kötülükleri yaymaya çalışanların gözlerine uyku girmiyor; iyiliklere inananlar ne zaman uyanacaklar?
Başarmak istiyorsak, azmi kanaatle birleştirmek zorundayız: Yani, tüm çabalarımızın sonucu ne olursa olsun, az veya çok, elde ettiğimiz herşeyi sevgiyle, şükranla, rızayla karşılamalıyız. Tüm çabalarımız boş çıksa da, mutlu olmamızın ve daha iyi sonuçlara kavuşabilmemizin tek yolu tam olarak bu ölçüdür. Azimle çalışırsanız, belki bu dünyada büyük sonuçlara ulaşabilecek kadar uzun yaşamayacaksınız; ama, tüm çabalarınızın karşılığını göreceğiniz bir sınırsızlığa yolculuk yapıyorsunuz!
Hırs, kalbimize değişik kanallardan girmeye çalışır: Az da olsa bencillik, az da olsa kanaatsizliktir. Kendimizle değil de başkalarıyla rekabet ediyorsak, sebebi, içimize giren hırstır. Yaptığımız işlerde başkalarının takdirini önemsediğimiz ölçüde hırsa bulaştık demektir. İşimiz üzerinde çalışmaya devam etmekte aceleyi, işin sonucuna ulaşmakta aceleciliğe dönüştürürsek, hırsa gireriz ve kaybederiz. Nihayet, her yükü üstlenen de hırs tuzağındadır: Yaratıcı, kimseye kaldıramayacağı yük yüklemedi, ama insan dünyayı sırtına almaya kalkıştı.
Bizi bunaltan acılar fizyolojik değil, psikolojiktir. Bedeni bir kamyon altında ezilen insan, en fazla birkaç dakika acı çeker. Oysa ruhlarımızı yıllar boyunca tankların altında eziyoruz. Ümitsizlik, çaresizlik ve karamsarlık üreten tüm ruhsal acılar hırsın eseridirler.
Hırsımız varsa ruhsal enerji düzeyimiz tükenecek, bedenimiz savunmasız kalacak; çevreye engelleyici güçler yayacak, vazgeçecek, ve nihayet, yalnız kalacağız. Böyle bir yıkılışı kimse arzulamaz.
Yaşama sevincinizi ruhsal enerjinize borçlusunuz. Ruhsal enerjiniz de ümitlerinizden, isteklerinizden, dostluklarınızdan ve sevgilerinizden beslenir. Hırs duyduğumuzda ürettiğimiz duygu şudur: “Yırtınırcasına istiyorum, yine de hak ettiğimi alamıyorum.” “Bir aydır çalıştım, hâlâ öğrenemedim.” “Bana ihanet ve haksızlık yapılıyor.” Bu düşünceler ümidimizi kıracaktır. İhanete uğradığını düşünen insan sevgi yayamaz, coşkulu olamaz. Çırpınmasına rağmen başaramadığını düşünen insan telâşa kapılır, daha da beter kaybeder.
Telâş bastırırsa, ruhumuzu içten içe tüketiriz. Yorgunluk, yılgınlık, isteksizlik ve nihayet çaresizlik bizi kuşatır. İstediğiniz bu mudur? Yıllar boyu dayananları ayakta tutan sır buradadır: Azimleri vardı, kanaatleri vardı, fakat hırsları yoktu.
Hırs, ruhsal olarak insanı gerdiği gibi, ruhsal gerginlik aracılığıyla bedensel olarak da gerer. Bedensel gerginlik stres üretir ve stres kalp ile birlikte beynin zorlanmasına, sinirlerin yıpranmasına neden olur. Stres yüzünden beyninizdeki bilgi akışını sağlayan küçük kimyasal maddeler ölür, azalır ve beyniniz hızla körelmeye başlar. Başarının ve güçlü olmanın yolu bu mudur?
Karamsarlığı yayıyorsanız kim sizi dinlemekten zevk alır? Sözleriniz zevk vermiyorsa, bir dahaki konuşmanızı dinlemek için kim gelir? Mutluluk yaymıyorsanız, dükkanınıza kim, niçin gelsin? Kimse dostluğunuzdan mutlu olamıyorsa, nasıl başarılı olacaksınız? Yanınızda ve tarafınızda diğer insanlar yoksa, dünyada kalıcı eserler bırakamazsınız.
Çok iyi biliyorsunuz ki, herkes başarılı insanlara destek oluyor. Defalarca duydum: “Gariban hep garibandır. Düşmeye gör, bir tekme de diğerleri vururlar.” Garibanlık ruhsal bir olgudur oysa. Asıl düşen, beden değil, kalptir. Öyle fakirler vardır ki, ilimlerine hayran kalırsınız; onlara ‘gariban,’ ‘zavallı’ gibi sıfatlar yakıştıramazsınız. Size, şartlarınız ne olursa olsun, her zaman dimdik ayakta durmanızı sağlayacak yolu öneriyorum. Durdurulamayacak olan insan, zulüm ve sapkınlık dışındaki her hali şükürle karşılamayı başaran insandır. Ki, kanaatkârdan başkası bunu başaramaz.
Aşamayacağınızdan emin olduğunuz engele karşı direnemezsiniz. Hırs yüzünden engellerinizi arttırırsınız ve gün gelir tüm dünyanın size savaş açtığını sanırsınız. Bütün insanları kötü ve bencil görürsünüz. Kendi kimliğinize tek başına hâkim olamaz hale gelir, başkalarına bağımlı yaşamayı kabullenmek zorunda kalırsınız. Büyük acıların ucunda vazgeçmek, görevden kaçmak vardır.
Acı çektiren evliliğe bir yere kadar dayanabilirsiniz. Ders çalışmak acı çektiriyorsa, gün gelir artık asla kitap okuyamazsınız. Sonuç okuldan atılmak da ve hatta yok olup gitmek de olsa, kabullenirsiniz. İntihar girişimlerinin altında genellikle böyle bir yıkılma ve bunalım vardır.
Bir bakan veya büyük bir tekstil şirketinin sahibi intihara kalkıştı. Başarılı olduğuna inanılan bir profesör, bir sanatçı intihar etti. Hırslı yaşıyorsanız, nerede olursanız olun, statünüz ne olursa olsun, ister zengin, ister fakir, mutlaka acı çekersiniz ve sonucunuz kaçınılmazdır: kurtulmak için vazgeçmek.
Oysa kanaat, sonsuzluğun kudretine teslim olmak; bir damla su, bir zerre toz, bir avuç güneş gibi sonsuzluğun rahmetinde eriyip gitmektir. Kanaat, önce çok istemek, çok çalışmak; ama sonra da, sonsuzluk sizi nereye götürüyorsa, her yeri heyecanla, sevinçle ve şükürle saniye saniye yaşamaktır.
mbozdag@yetenek.com
1-Kanaat kavramının bu ikinci yönü tevekkül kelimesiyle ifade edilir. Hırsın karşıtı kanaattir; ama, tevekkül etmeyen kanaat edemez.
2-bkz. Kur’ân: 25:77.
3-bkz. Kur’ân: 40:60.
4-Câmiu’s-Sagîr, 1:86, Hadis No:68.
5-Câmiu’s-Sagîr, 1:102, Hadis No:89.
6-Câmiu’s-Sagîr, 1:319, Hadis No:532.
7-Câmiu’s-Sagîr, 2:12, Hadis No:1201.
8-Câmiu’s-Sagîr, 2:130, Hadis No:1501.
9-Câmiu’s-Sagîr, 2:146, Hadis No:1537.
10-Câmiu’s-Sagîr, 2:145, Hadis No:1536.
11-Akit, 17 Mart 1999.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı